17 AĞUSTOS BASIN AÇIKLAMASI
Değerli Basın Emekçileri;
Yeni bir milenyumun arifesinde meydana gelen, 17 Ağustos 1999 Gölcük ve hemen ardından 12 Kasım 1999 Düzce depremlerinin yıldönümünde, çeyrek asrı aşkın bir sürede ülkemizin genelde doğa, özelde ise deprem kaynaklı afetlerdeki durumunu kısaca özetlemek isteriz.
Depremin hemen ardından, meydana gelen afetin bir “farkındalığa” yol açtığı kuşkusuzdur. Ancak, geçen zaman içerisinde sistemsel paradigma değişikliğinin gerçekleşmediği, bu tarihten sonra ülkenin muhtelif yerlerinde meydana gelen yıkıcı depremlerle pratik olarak test edilmiştir. Ülkemiz, diğer deprem ülkelerinden farklı olarak önceki depremlerden ders almayan, aynı ölçekte can ve mal kaybı yaşayan, bu can ve mal kayıplarını önlemek için etkin ve yeterli bir sistem geliştirmeyen bir konumdadır. Yıkımın ardından merkezi yönetimin ve yerel yönetimlerin müdahaleleri planlamanın nasıl göz ardı edildiğini açığa çıkarmaktadır. Ortaya çıkan tablo, yıllardır sürdürülen yanlış kentleşme politikalarının, denetimsiz yapılaşmanın bir sonucudur.
1999 depremlerinin sonrasında meydana gelen deprem kaynaklı afetlerde, yıkılan veya ağır hasar gören bina sayısı 300 binin üzerine çıkmış, can kaybımız ise ne yazık ki 60 bine dayanmıştır. Depremlerin ülkeye maliyeti konusunda net rakam verme olasılığı bulunmamakla birlikte, 150 milyar doların çok üzerinde bir bedelin, yine yoksul halkımıza fatura edildiğini üzülerek söylemek isteriz.
Anadolu topraklarının bir deprem coğrafyası olduğu ve bu coğrafyanın aslında depremler ile şekillenerek bugüne geldiği, bundan sonra da bu dinamik sürecin devam edeceği bilimsel bir gerçektir. Bu gerçeği göz ardı ederek, depremleri neden gösterip “asrın felaketi” tanımlaması ile sorumluluğu doğaya yıkma kaderciliğini şiddetle reddediyoruz. Unutulmasın ki, büyüklüğü ne olursa olsun mühendislik hizmeti almış, yerleşim koşulları ile uyumlu ve denetimli binalar deprem bölgelerinde hala dimdik ayakta durmaktadır. Bu gerçek, sorunun depremde değil uygulamada olduğunun çok açık bir kanıtıdır.
Değerli Basın Emekçileri;
Deprem, günümüzde hala birçok bilinmeyeni olan, yerin derinliklerinde gerçekleşen kaotik bir doğa olayıdır. Günümüz teknolojisi ile depremin birçok bilinmeyen yönü artık çözülmüş durumdadır. Uydu teknolojileri ile kıtaların hareket hızları, yerbilimcilerin saha çalışmaları ile diri fayların konumları, geçmiş deprem izleri ve depremlerin tekrarlama periyotları artık saptanabilmektedir. Tüm bilimsel çalışmalara rağmen, depremi dakikası dakikasına tespit etme noktasının hala uzağındayız.
2026 yılı itibariyle, ülkemizde deprem üretme potansiyeli olan 700’e yakın fay belirlenmiş ve MTA tarafından açık kaynak olarak yayınlanmıştır. Ancak, kamuya açık hizmete sunulan bu haritalar yardımı ile yaşadığımız alanları diri faylara göre konumlandırmak çözüm değildir. Yerel yönetimlerin ve merkezi idarenin, bu verileri kullanarak plan altlığı mikro bölgeleme etütlerini ivedilikle gerçekleştirmesi ve bu etüt sonuçlarına göre planların revize edilmesi şarttır.
Deprem yönetmeliklerimiz, ilki 1940 yılında,1939 Erzincan depremi sonrasında olmak üzere bugüne kadar 11 kez değiştirilmiştir. Kuşkusuz, inşaat teknolojisinde ve yerbilimlerinde zaman içerisinde meydana gelen gelişmeler, her yönetmelik için ayrı bir veri oluşturmuş ve bu yönetmelikler değişerek günümüze kadar ulaşmıştır. 2018 yılında çıkarılan Türkiye Bina Deprem Yönetmeliğinin de zaman içerisinde kısmi değişikliklere uğrayacağı unutulmamalıdır.
Sorun yönetmeliklerde değil, bu yönetmeliklerin uygulanmasında ve denetimindedir.
1999 depremleri sonrası sayısız imar affı tasarısı oluşturulmuş, en son 2018 yılında yasalaştırılan imar affı ile vatandaş teknik hizmetler almamış, sağlıksız ve kaçak yapılarda yaşamaya teşvik edilmiştir. Daha açık bir ifadeyle imar afları sonucunda yapılan yasal düzenlemeyle herhangi bir mühendislik hizmeti almamış, mevcut plan kararlarına ve imar mevzuatına aykırı olan yapılar vatandaşın can güvenliği yok sayılarak seçim öncesinde "yasal" hale getirilmiştir. Aynı yasal düzenleme sonucunda ülke genelinde yaklaşık 10 milyon kaçak yapının imar affından faydalandığı açıklanmıştır. Ne yazık ki her seçim öncesi alışkanlık haline gelmiş "imar affı” sürekli gündeme getirilmektedir. 6 Şubat depremleri olmasaydı muhtemelen şu an komisyon gündeminde olan imar affı teklifi TBMM çatısı altında tartışılıyor olacaktı. Oysa ülkemiz "imar afları" yüzünden çok ağır bedeller ödedi, ödemeye devam ediyor. Bu hukuksuz düzenlemeler, en ufak bir depremin afete dönüşmesine ve can kayıplarına neden olarak çok daha acı ve hayati sonuçlar ortaya çıkarıyor.
1999 depremleri sonrasında 4708 sayılı yasa ile yapı üretim süreci, kamusal denetimin dışına çıkarılmış ve “Yapı Denetim Şirketleri” eli ile inşaatların daha “etkin” denetimi amaçlanmıştır. Ancak, gelinen noktada denetimin etkin ve efektif olarak temelinden çatısına kadar bir yapıyı denetlemekten uzak olduğu acı deneyimlerle ortaya çıkmış, harabeye dönen yerleşim alanlarının ve kaybolan yaşamların vebali mühendislerin üzerine yıkılmış, asıl hesap vermesi gereken üst düzey hiçbir yetkili kanun önünde hesap vermemiştir. Oysa, sistemin yazılı yasa ve yönetmeliklerin dışında vicdani olarak da hesap vermesi kaçınılmazdır. İşsizliğin devasa boyutlara ulaştığı ülkede, sistem içerisinde karın tokluğuna ve çoğu zaman güvencesiz çalışan mühendis-mimar ve şehir plancılarının “tek suçlu” ilan edilmesi kabul edilecek bir durum değildir.
Değerli Basın Emekçileri;
Son 26 yılda yaşanan deprem kaynaklı afetlerin, afet anı ve sonrası da ibret vericidir. 6 Şubat depremleri sonrasında, afet anı ve afet sonrası ile ilgili hiçbir hazırlığın olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Elbette 11 il, yüzlerce yerleşim merkezini altüst eden bir depremin afet boyutları büyüktür. Ancak, organizasyon yetersizliği, afet bölgesine giden yolların tıkanması, arama kurtarma ekiplerinin koordinasyonunun uzun zaman alması kayıpları ne yazık ki artırmış, kaos ortamı fırsatı ganimet bilen vicdan yoksunları için adeta bir kazanç ve rant alanına dönüşmüştür.
Gerek 17 Ağustos depremi gerekse sonrasında meydana gelen deprem kaynaklı afetler sadece üst yapıya değil, kentlerin alt yapılarına da ağır darbe indirmiştir. Ulaşım bağlantılarının yetersizliği, elektrik-su-doğalgaz-iletişim şebekelerinin çökmesi, kentlerimizin afetlere karşı kırılganlığını ortaya koymuştur. Tüm bunların yanında, Afet sonrasında yıkılan yüzbinlerce bina enkazının kontrolsüz bir biçimde depolanmasının, gelecek yıllar için önemli çevre sorunlarını da beraberinde getireceği unutulmamalıdır.
Halkın katılımını engelleyen ve bilimi sadece inşaat maliyetine indirgeyen anlayışla nitelikli ve güvenli kentler kurulamaz. İnsan onuruna yaraşır, sağlıklı ve güvenli yaşam alanları için; parçacıl ve rant odaklı projelerden ve uygulamalardan vazgeçilmeli, imar mevzuatı tavizsiz uygulanmalı ve bütüncül planlama süreci derhal başlatılmalıdır.
Bu kapsamda afet risklerinin önceden tahmini, önlenmesi ve oluşacak hasarların minimize edilmesine yönelik kent ve ülke planlamaları incelenerek, ülkemiz ve kentlerimizin koşullarına uygun planlamalar geliştirilmelidir.
Gerek ülkemizde gerekse dünyada meydana gelen deprem deprem deneyimleri, özellikle kritik altyapıların afetlere karşı dirençli hale getirilmesinin önemini açıkça ortaya koymaktadır. 2011 Tohoku Depremi’nin ardından, Fukuşima nükleer kazasının yanında, depremi takip eden birinci haftanın sonuna kadar yaklaşık 1,2 milyon kişiye içme suyu hizmeti ulaştırılamamıştır. 1992 Erzincan Depremi’nde ise 272 km uzunluğundaki içme suyu dağıtım şebekesi güzergah boyunca ciddi hasar görmüş, 6 Şubat 2023 depremlerinde de 11 ili kapsayan afet bölgesinde içme suyu ve atıksu sistemlerindeki ekonomik hasar yaklaşık 800 milyon ABD dolarına ulaşmıştır.
Bu nedenle başta içme suyu, kanalizasyon ve atıksu arıtma sistemleri olmak üzere kritik tesis ve altyapıların afetlere karşı dirençliliği artırılmalı ve hizmetlerin afet sonrasında kesintisiz sürdürülebilmesine yönelik hazırlıklar yapılmalıdır. Afet sonrasında ortaya çıkacak büyük miktardaki yıkıntı ve diğer atıkların yönetimi afet gerçekleşmeden önce planlanmalı; özellikle asbest ve diğer tehlikeli maddelerin tespiti, ayrıştırılması, güvenli taşınması ve bertarafı sağlanmalıdır.
Afetlere hazırlık, yalnızca yapı stokunun güvenli hale getirilmesiyle sınırlı tutulamaz. Deprem sonrasında insanların güvenli biçimde ulaşabileceği ve geçici barınma alanları oluşturuluncaya kadar kullanacağı afet toplanma alanları ile günler ve haftalar boyunca yaşamın sürdürülebileceği geçici barınma alanları, afet dirençli kentlerin temel mekansal bileşenleridir. Bu alanların yalnızca imar planlarında gösterilmiş boş alanlar olarak değerlendirilmesi yeterli değildir. Alanların nüfus ve kapasite ilişkisi, yürüme ve erişim mesafeleri, tahliye güzergahları, engelli ve yaşlı bireylerin erişilebilirliği, topoğrafya, drenaj, altyapı, yapı ve bitki güvenliği ile deprem sonrası oluşabilecek yangın, taşkın, tsunami, sıvılaşma ve benzeri ikincil riskler birlikte değerlendirilmelidir.
Deprem kaynaklı afet sonrasın yeniden yapılanma süreci, yeni çevresel ve toplumsal riskler yaratmayan; daha güvenli, dirençli ve sürdürülebilir kentlerin oluşturulması için bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.
Son yıllarda, AFAD ve belediyeler tarafından hazırlanan İl Afet Risk Azaltma Planlarını önemsediğimizi, dikkatle izlediğimizi ve yapılan planların kağıt üzerinde kalmaması için kamu kurumu niteliğinde meslek örgütü kimliğimizle sorumluluk üstleneceğimizi ifade etmek isteriz.
Afetlere dirençli kentler; ancak kamusal sorumluluğun, bilimin ve demokratik planlama süreçlerinin esas alındığı bir anlayışla mümkündür.
TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu