6 ŞUBAT DEPREMLERİNİN 3. YILINDA: PLANSIZLIĞIN, RANTIN VE ADALETSİZLİĞİN ENKAZI BÜYÜYOR!
Basına ve kamuoyuna,
6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerinde gerçekleşen 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki depremler ile 20 Şubat’ta Hatay’ın Yayladağ ilçesinde meydana gelen 6,4 büyüklüğündeki deprem sonucunda; başta Kahramanmaraş, Hatay, Gaziantep, Adıyaman, Şanlıurfa, Malatya, Osmaniye ve Diyarbakır olmak üzere çok geniş bir bölgede büyük bir yıkım yaşanmıştır. Telafisi mümkün olmayan can kayıplarının yanı sıra bina yıkımları, altyapı hasarları ve büyük ekonomik kayıplar ortaya çıkmıştır.
Üzerinden üç yıl geçmesine rağmen barınma sorunu çözülememiş, yıkım ve inşaat faaliyetlerinin neden olduğu çevre sorunları artarak devam etmiştir. Depremler, konut ve konut dışı binalarda, yollarda, elektrik, doğalgaz, telekomünikasyon, içme ve atıksu sistemlerinde hasarlara yol açmış, bu hasarların giderilmesi uzun süreler gerektirmiş ve yüksek maliyetlere neden olmuştur. İçme suyu ve atıksu sistemlerindeki hasarlar, yeterli ve temiz suya ulaşamama, su kaynaklarının kirlenmesi, enkazların kontrolsüz depolanması sonucu yeraltı sularının kimyasal ve mikrobiyolojik olarak kirlenmesi, asbestli olması muhtemel boruların sökülmesi ve taşınması sürecinde yaşanan riskler halk sağlığını tehdit etmeye devam etmektedir.
Deprem sonrası su-atıksu altyapı ve atık tesislerinin zarar görmesi; su temini, kanalizasyon, arıtma ve atık yönetim hizmetlerinin verilememesi çevre ve halk sağlığını olumsuz etkilemiştir. Bina yıkım, enkaz kaldırma, taşıma ve depolama çalışmaları hava kirliliğine neden olmuş, yüksek partikül madde emisyonlarının yanı sıra hem yıkım çalışanları hem de bölge halkı için asbest ve diğer tehlikeli kimyasallara maruz kalma riski ortaya çıkmıştır. Deprem bölgesinde ilk yılda bina yıkım sürecinden kaynaklanan hava kirliliği, ikinci yılda inşaat süreçleriyle birlikte hızla ve kontrolsüz artan hazır beton santralları nedeniyle kronikleşmiş, hava kirliliği ölümcül bir tehdit haline gelmiştir.
Cumhuriyet tarihimizin en büyük afetlerinden birisinin üzerinden üç yıl geçmiştir. Geride kalan bu sürede yüzbinlerce vatandaşımız hâlâ konteyner kentlerde yaşamaktadır. Vatandaşın barınma sorununu kalıcı olarak çözemeyen otoriteler, geçici barınma yerleri adı altında oluşturdukları konteyner kentlerde elektrik ve temiz su ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla, engellisiyle, hamile ve hastasıyla tüm afetzedeler gıda güvenliğinden ve güvencesinden bahsedilemeyecek şartlarda yaşamaya mahkûm edilmiştir. Gıda güvenliğinin vazgeçilmez unsurları olan temiz suya erişim ve enerji ihtiyacı sürekli kesintilere uğramış, yazın sıcaktan kavrulan, kışın su baskınlarıyla boğuşan halkımız güvenli gıdaya erişememiştir.
Depremden etkilenen şehirlerde gıda lojistik ve depolama alanları tam anlamıyla kurulamamış, konteyner kentlerde sağlıklı ve sürdürülebilir gıdaya ve temiz suya erişim sağlanamamıştır. Kışın elektrik kesintileri nedeniyle çocuğunun mamasını soğuk suyla hazırlamak zorunda kalan bir vatandaş, yazın da aynı sebeple hazırladığı yemeği muhafaza edememekte, bozulma riskiyle karşı karşıya kalan gıdaları mecburen tüketmek zorunda kalmaktadır. Su baskınları nedeniyle kirli su giderleri taşmış, temiz su kaynaklarına karışan kirli sular halkı hastalıklarla karşı karşıya bırakmıştır.
Her deprem sonrası yaşananlar birbirine benzemektedir: halk arasında dayanışma, devlet yetkililerinin “en kısa zamanda yaraları saracağız” açıklamaları, fırsatçıların yardımları çalması ve hiç değişmeyen depremzede çaresizliği. Tüm bunların temel nedeni depremlere hazırlıklı olunmamasıdır. Planlama eksiklikleri, denetimsizlik ve kurumlar arası koordinasyon eksiklikleri felaketlerin hem öncesinde hem sonrasında bariz şekilde görülmektedir. Oysa yerbilimleri zemin yapısını araştırıp ilgili mühendise sunmalı, proje mühendisi bu verilere uygun projelendirme yapmalı ve yapı titizlikle bu verilere uygun inşa edilmeli ve sonrasında uygunluk şartlarını koruyup korumadığı belirli aralıklarla denetlenmelidir. Kent planlaması rant uğruna değil, bilimsel verilere göre gerçekleştirilmelidir.
Denetimsizlik tüm sorunların temelinde yatmaktadır. İktidar tarafından TMMOB denetiminin yasaklanması, denetimin ticarileştirilmesi ve bazı inşaat şirketlerinin birbirlerini denetlemesi sonucunda yapı kalitesi düşmüştür. Belediyelerdeki zemin etüdünü kontrol eden yerbilimci eksikliği büyük bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Kamunun ilgili kadroları gerekli meslek disiplinlerinden oluşturulmamış, yerel yönetimlerin teknik eleman kadroları zenginleştirilmemiştir. Yapı denetimleri bilgi seviyesi yükseltilmiş teknik elemanlarca yapılmamış, sonuç olarak denetim kamusal olmaktan çıkarılmıştır.
Türkiye’de deprem “beklenmedik” bir doğa olayı değildir; öngörülebilir ve etkileri büyük ölçüde azaltılabilir bir gerçektir. Yıkımın büyüklüğü, depremin ölçüsünden çok yapı üretiminin kalitesi, denetimin niteliği ve risk azaltma politikalarıyla doğrudan ilişkilidir. Aynı büyüklükteki depremlerin farklı ülkelerde bu ölçekte yıkıma yol açmaması, sorunun doğada değil, insan eliyle yaratılan zaaflarda olduğunu göstermektedir. Ülkemizde orta büyüklükte sayılabilecek depremlerde bile büyük yıkımlar meydana gelmiştir. Balıkesir Sındırgı’da 2023 yılında meydana gelen 6,1 ve 6 büyüklüğündeki depremler sonucu 729 binadaki 1036 bağımsız bölüm ağır hasarlı veya yıkık olarak tespit edilmiştir.
Mevcut binaların birçoğu 2000 yılı öncesi inşa edilmiş, hasar görebilirliği yüksek yapılardan oluşmaktadır. Son 25 yılda çıkarılan altı imar affı yasasıyla mevzuata aykırı eklenti veya değişiklikler gerekli tedbirler alınmadan kâğıt üstünde yasal hale getirilmiş, mühendislik hizmeti almamış kaçak yapıların yasallaşması sağlanmıştır. Yapı üretim şeması ilk aşamasından yapının teslimine kadar ciddiye alınmamış, düzenli denetimler yapılmamıştır. Zemin verileri doğru şekilde elde edilmemiş, statik hesaplar yetkin mühendislerce yapılmamış, şantiye şefleri görevlerini yerine getirmemiştir.
Üç yıl önce verilen sözler tutulmamış, 650 bin konutun bir yıl içinde teslim edileceği vaat edilmişken, üç yılın sonunda ancak 455 bin bağımsız bölüm teslim edilmiştir. Kentlerin sosyal, ekonomik ve kültürel dokusu göz ardı edilmiş, yeniden inşa yalnızca betonarme binaların yapılmasıyla sınırlı tutulmuştur. Oysa deprem sonrası iyileşme uzun soluklu ve çok boyutlu bir süreçtir.
Ülkemiz, önceki depremlerden ders almamış, aynı ölçekte can ve mal kaybı yaşamış, bu kayıpları önlemek için etkin ve yeterli bir sistem geliştirmemiştir. Merkezi ve yerel yönetimlerin müdahaleleri planlamanın nasıl göz ardı edildiğini bir kez daha açığa çıkarmıştır. Yanlış kentleşme politikaları, denetimsiz yapılaşma ve imar afları bu yıkımın en büyük müsebbipleridir.
Yürürlükte olan 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası kökten yenilenmeye muhtaçken, torba kanunlarla yönetilmeyi adet hâline getirmiş bir ülkede, merkezi idarenin yıkımların tek sorumlusu olarak açıkça ilan ettiği zemin ve temel etütleri; “Tapu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Yönelik Torba Yasa Teklifi” içine sıkıştırılan dört münferit madde ile sermayenin emrine verilmektedir. Oluşturulacak zemin ve temel etütlerini “teminat” yoluyla bakanlığın denetimine sokan yasa, devletin paraya her ihtiyaç duyduğunda başvurduğu, artık rutin hâle gelmiş bir yöntemle; beher zemin etüdünden %14–28 arasında ayrıca “bakanlık payı” talep etmektedir. Bu yasanın geçmesi halinde yapı güvenliği sermayeye teslim edilecek olup felaketlerden ve afetlerden ders çıkarmak yerine yapılarımız ve kentlerimiz sermayenin insafına bırakılacaktır.
Kamu görevlilerinin soruşturulmasına izin verilmemesi, delillerin karartılması ve deprem suçlarına örtülü af getirilmesi hukuk tarihimize kara bir leke olarak geçmiştir. Bu durum yalnızca adalet mekanizmasının çöküşünü değil, aynı zamanda toplumun güven duygusunun da yok edilmesini ifade etmektedir. Can kayıplarında sorumluluğu olanların yargılanmadığı, suçların üzerinin örtüldüğü bir düzende güvenli kentler inşa etmek mümkün değildir. Adaletin sağlanmadığı yerde ne güvenli yapı üretimi ne de toplumsal iyileşme gerçekleşebilir.
Bizler TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu olarak bir kez daha vurguluyoruz: Afetler kader değildir. Bu yıkımlar, bilimi, mühendisliği ve kamusal sorumluluğu yok sayan politikaların sonucudur. İmar ve kentleşme politikaları bilim ve tekniğe dayalı, kamu yararı doğrultusunda revize edilmeli, kamusal denetim mekanizmaları güçlendirilmeli, meslek odalarının denetim yetkileri iade edilmelidir. İmar afları anayasal bir hükümle yasaklanmalı, afet yönetim planları bütüncül bir anlayışla hazırlanmalı, yerel paydaşların katılımı sağlanmalıdır. Gıda güvenliği, temiz suya erişim ve çevre sağlığı için bilimsel çalışmalar derhal başlatılmalı, adalet mekanizması işletilmeli, sorumlular yargılanmalı ve halkın güvenli yaşam hakkı korunmalıdır.
Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, bu felaketin sorumlularının aklanacağını düşünerek hesap vermekten kaçabileceklerini sananlara sesleniyoruz:
UNUTMAK YOK!
AFFETMEK YOK!
HELALLEŞMEK YOK!
TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu
6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerinde gerçekleşen 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki depremler ile 20 Şubat’ta Hatay’ın Yayladağ ilçesinde meydana gelen 6,4 büyüklüğündeki deprem sonucunda; başta Kahramanmaraş, Hatay, Gaziantep, Adıyaman, Şanlıurfa, Malatya, Osmaniye ve Diyarbakır olmak üzere çok geniş bir bölgede büyük bir yıkım yaşanmıştır. Telafisi mümkün olmayan can kayıplarının yanı sıra bina yıkımları, altyapı hasarları ve büyük ekonomik kayıplar ortaya çıkmıştır.
Üzerinden üç yıl geçmesine rağmen barınma sorunu çözülememiş, yıkım ve inşaat faaliyetlerinin neden olduğu çevre sorunları artarak devam etmiştir. Depremler, konut ve konut dışı binalarda, yollarda, elektrik, doğalgaz, telekomünikasyon, içme ve atıksu sistemlerinde hasarlara yol açmış, bu hasarların giderilmesi uzun süreler gerektirmiş ve yüksek maliyetlere neden olmuştur. İçme suyu ve atıksu sistemlerindeki hasarlar, yeterli ve temiz suya ulaşamama, su kaynaklarının kirlenmesi, enkazların kontrolsüz depolanması sonucu yeraltı sularının kimyasal ve mikrobiyolojik olarak kirlenmesi, asbestli olması muhtemel boruların sökülmesi ve taşınması sürecinde yaşanan riskler halk sağlığını tehdit etmeye devam etmektedir.
Deprem sonrası su-atıksu altyapı ve atık tesislerinin zarar görmesi; su temini, kanalizasyon, arıtma ve atık yönetim hizmetlerinin verilememesi çevre ve halk sağlığını olumsuz etkilemiştir. Bina yıkım, enkaz kaldırma, taşıma ve depolama çalışmaları hava kirliliğine neden olmuş, yüksek partikül madde emisyonlarının yanı sıra hem yıkım çalışanları hem de bölge halkı için asbest ve diğer tehlikeli kimyasallara maruz kalma riski ortaya çıkmıştır. Deprem bölgesinde ilk yılda bina yıkım sürecinden kaynaklanan hava kirliliği, ikinci yılda inşaat süreçleriyle birlikte hızla ve kontrolsüz artan hazır beton santralları nedeniyle kronikleşmiş, hava kirliliği ölümcül bir tehdit haline gelmiştir.
Cumhuriyet tarihimizin en büyük afetlerinden birisinin üzerinden üç yıl geçmiştir. Geride kalan bu sürede yüzbinlerce vatandaşımız hâlâ konteyner kentlerde yaşamaktadır. Vatandaşın barınma sorununu kalıcı olarak çözemeyen otoriteler, geçici barınma yerleri adı altında oluşturdukları konteyner kentlerde elektrik ve temiz su ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla, engellisiyle, hamile ve hastasıyla tüm afetzedeler gıda güvenliğinden ve güvencesinden bahsedilemeyecek şartlarda yaşamaya mahkûm edilmiştir. Gıda güvenliğinin vazgeçilmez unsurları olan temiz suya erişim ve enerji ihtiyacı sürekli kesintilere uğramış, yazın sıcaktan kavrulan, kışın su baskınlarıyla boğuşan halkımız güvenli gıdaya erişememiştir.
Depremden etkilenen şehirlerde gıda lojistik ve depolama alanları tam anlamıyla kurulamamış, konteyner kentlerde sağlıklı ve sürdürülebilir gıdaya ve temiz suya erişim sağlanamamıştır. Kışın elektrik kesintileri nedeniyle çocuğunun mamasını soğuk suyla hazırlamak zorunda kalan bir vatandaş, yazın da aynı sebeple hazırladığı yemeği muhafaza edememekte, bozulma riskiyle karşı karşıya kalan gıdaları mecburen tüketmek zorunda kalmaktadır. Su baskınları nedeniyle kirli su giderleri taşmış, temiz su kaynaklarına karışan kirli sular halkı hastalıklarla karşı karşıya bırakmıştır.
Her deprem sonrası yaşananlar birbirine benzemektedir: halk arasında dayanışma, devlet yetkililerinin “en kısa zamanda yaraları saracağız” açıklamaları, fırsatçıların yardımları çalması ve hiç değişmeyen depremzede çaresizliği. Tüm bunların temel nedeni depremlere hazırlıklı olunmamasıdır. Planlama eksiklikleri, denetimsizlik ve kurumlar arası koordinasyon eksiklikleri felaketlerin hem öncesinde hem sonrasında bariz şekilde görülmektedir. Oysa yerbilimleri zemin yapısını araştırıp ilgili mühendise sunmalı, proje mühendisi bu verilere uygun projelendirme yapmalı ve yapı titizlikle bu verilere uygun inşa edilmeli ve sonrasında uygunluk şartlarını koruyup korumadığı belirli aralıklarla denetlenmelidir. Kent planlaması rant uğruna değil, bilimsel verilere göre gerçekleştirilmelidir.
Denetimsizlik tüm sorunların temelinde yatmaktadır. İktidar tarafından TMMOB denetiminin yasaklanması, denetimin ticarileştirilmesi ve bazı inşaat şirketlerinin birbirlerini denetlemesi sonucunda yapı kalitesi düşmüştür. Belediyelerdeki zemin etüdünü kontrol eden yerbilimci eksikliği büyük bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Kamunun ilgili kadroları gerekli meslek disiplinlerinden oluşturulmamış, yerel yönetimlerin teknik eleman kadroları zenginleştirilmemiştir. Yapı denetimleri bilgi seviyesi yükseltilmiş teknik elemanlarca yapılmamış, sonuç olarak denetim kamusal olmaktan çıkarılmıştır.
Türkiye’de deprem “beklenmedik” bir doğa olayı değildir; öngörülebilir ve etkileri büyük ölçüde azaltılabilir bir gerçektir. Yıkımın büyüklüğü, depremin ölçüsünden çok yapı üretiminin kalitesi, denetimin niteliği ve risk azaltma politikalarıyla doğrudan ilişkilidir. Aynı büyüklükteki depremlerin farklı ülkelerde bu ölçekte yıkıma yol açmaması, sorunun doğada değil, insan eliyle yaratılan zaaflarda olduğunu göstermektedir. Ülkemizde orta büyüklükte sayılabilecek depremlerde bile büyük yıkımlar meydana gelmiştir. Balıkesir Sındırgı’da 2023 yılında meydana gelen 6,1 ve 6 büyüklüğündeki depremler sonucu 729 binadaki 1036 bağımsız bölüm ağır hasarlı veya yıkık olarak tespit edilmiştir.
Mevcut binaların birçoğu 2000 yılı öncesi inşa edilmiş, hasar görebilirliği yüksek yapılardan oluşmaktadır. Son 25 yılda çıkarılan altı imar affı yasasıyla mevzuata aykırı eklenti veya değişiklikler gerekli tedbirler alınmadan kâğıt üstünde yasal hale getirilmiş, mühendislik hizmeti almamış kaçak yapıların yasallaşması sağlanmıştır. Yapı üretim şeması ilk aşamasından yapının teslimine kadar ciddiye alınmamış, düzenli denetimler yapılmamıştır. Zemin verileri doğru şekilde elde edilmemiş, statik hesaplar yetkin mühendislerce yapılmamış, şantiye şefleri görevlerini yerine getirmemiştir.
Üç yıl önce verilen sözler tutulmamış, 650 bin konutun bir yıl içinde teslim edileceği vaat edilmişken, üç yılın sonunda ancak 455 bin bağımsız bölüm teslim edilmiştir. Kentlerin sosyal, ekonomik ve kültürel dokusu göz ardı edilmiş, yeniden inşa yalnızca betonarme binaların yapılmasıyla sınırlı tutulmuştur. Oysa deprem sonrası iyileşme uzun soluklu ve çok boyutlu bir süreçtir.
Ülkemiz, önceki depremlerden ders almamış, aynı ölçekte can ve mal kaybı yaşamış, bu kayıpları önlemek için etkin ve yeterli bir sistem geliştirmemiştir. Merkezi ve yerel yönetimlerin müdahaleleri planlamanın nasıl göz ardı edildiğini bir kez daha açığa çıkarmıştır. Yanlış kentleşme politikaları, denetimsiz yapılaşma ve imar afları bu yıkımın en büyük müsebbipleridir.
Yürürlükte olan 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası kökten yenilenmeye muhtaçken, torba kanunlarla yönetilmeyi adet hâline getirmiş bir ülkede, merkezi idarenin yıkımların tek sorumlusu olarak açıkça ilan ettiği zemin ve temel etütleri; “Tapu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Yönelik Torba Yasa Teklifi” içine sıkıştırılan dört münferit madde ile sermayenin emrine verilmektedir. Oluşturulacak zemin ve temel etütlerini “teminat” yoluyla bakanlığın denetimine sokan yasa, devletin paraya her ihtiyaç duyduğunda başvurduğu, artık rutin hâle gelmiş bir yöntemle; beher zemin etüdünden %14–28 arasında ayrıca “bakanlık payı” talep etmektedir. Bu yasanın geçmesi halinde yapı güvenliği sermayeye teslim edilecek olup felaketlerden ve afetlerden ders çıkarmak yerine yapılarımız ve kentlerimiz sermayenin insafına bırakılacaktır.
Kamu görevlilerinin soruşturulmasına izin verilmemesi, delillerin karartılması ve deprem suçlarına örtülü af getirilmesi hukuk tarihimize kara bir leke olarak geçmiştir. Bu durum yalnızca adalet mekanizmasının çöküşünü değil, aynı zamanda toplumun güven duygusunun da yok edilmesini ifade etmektedir. Can kayıplarında sorumluluğu olanların yargılanmadığı, suçların üzerinin örtüldüğü bir düzende güvenli kentler inşa etmek mümkün değildir. Adaletin sağlanmadığı yerde ne güvenli yapı üretimi ne de toplumsal iyileşme gerçekleşebilir.
Bizler TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu olarak bir kez daha vurguluyoruz: Afetler kader değildir. Bu yıkımlar, bilimi, mühendisliği ve kamusal sorumluluğu yok sayan politikaların sonucudur. İmar ve kentleşme politikaları bilim ve tekniğe dayalı, kamu yararı doğrultusunda revize edilmeli, kamusal denetim mekanizmaları güçlendirilmeli, meslek odalarının denetim yetkileri iade edilmelidir. İmar afları anayasal bir hükümle yasaklanmalı, afet yönetim planları bütüncül bir anlayışla hazırlanmalı, yerel paydaşların katılımı sağlanmalıdır. Gıda güvenliği, temiz suya erişim ve çevre sağlığı için bilimsel çalışmalar derhal başlatılmalı, adalet mekanizması işletilmeli, sorumlular yargılanmalı ve halkın güvenli yaşam hakkı korunmalıdır.
Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, bu felaketin sorumlularının aklanacağını düşünerek hesap vermekten kaçabileceklerini sananlara sesleniyoruz:
UNUTMAK YOK!
AFFETMEK YOK!
HELALLEŞMEK YOK!
TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu
Okunma Sayısı: 13